Yazan: Doç. Dr. Tuğba Çelik
Ömür Kurt yazdığı son çocuk romanı Kitap Tamircisi’ne şöyle başlıyor: “Marmara Denizi’nin kıyısında, tarihi binlerce yıl öncesine uzanan bir köy vardı. Aslında şimdilerde buraya köy demek çok zordu ama bir zamanlar köydü burası. Yeşili bol bir yer olduğundan Yeşilköy demişlerdi adına. İçinden bahar sularıyla coşan dereler geçer, papatyalı kırlarında koyunlar keçiler otlar, dik yamaçlarında çocuklar uçurtma uçururdu. Ancak bu köy zaman içinde çehre değiştirdi.”
Titizlikle, içtenlikle yazılmış olan bu roman, insanların doğayı yok edişine bir ağıt ve geleceğin yetişkinlerine bir uyanış daveti…
İnsan türü diğer canlılardan farklı olarak doğayı kendi amaçları için yok eder. Hayatta kalma dürtüsüyle önce hayvanları evcilleştirir, yeme ihtiyaçlarını kolay yoldan sağlamak için toprağı ekip biçer. Bununla yetinmez, paylaşmayı bilmediğinden tükettiği topraklardan aldığı verim ona yetmez, sağa sola savaş açar ve yeni toprakların peşine düşer. Bu savaşlar sırasında yangınlar çıkarır, sular kirletir, canlıları acımasızca öldürür. Daha kolay ve daha çok tüketmek için fabrikalar kurar, asfalt yollar yapar; çöllerden ve okyanuslardan petrol çıkarır, havayı kirletir, mevsimleri değiştirir. İnsandan başka hiçbir canlı bunları yapabilecek güçte değildir. İşin kötüsü dünyanın kaynakları bitmez gibi görünse de hızla tükeniyor. Bilim insanlarının uyarılarına, sanatçıların farkındalık yaratma çabalarına rağmen şirketler, devletler aşırı tüketime karşı önlemler almayı geciktiriyor. Peki, nedir aşırı tüketim (overconsuption)? Kısa yoldan tarif edeyim: Doğal kaynaklarımızı tüketirken yerine koyacak bir şey bırakmamaktır. Örneğin ev yapmak için tarıma elverişli verimli bir toprağı kurutuyorsanız, yol yapmak için bir dereyi yok ediyorsanız, otel yapmak için ormanları yakıyorsanız aşırı tüketiyorsunuz demektir. Anlaşılacağı gibi hepimiz bu durumun merkezindeyiz. Çok katlı binalarla gökyüzünü kapattık, otomobiller rahat etsin diye geçitler, viyadükler yaptık. Kuşlar uçacak sincaplar yürüyecek çiçekler açacak yer bulamıyor. Yolda adım atacak yer bulamayanlar alışveriş merkezlerinde zaman geçiriyor; kapalı mekanlarda kalmaktan olacak, günlerimiz bir damla güneşe hasret bitiyor. Yazar her yaşa uygun bir dille yazdığı romanıyla bizi gittiğimiz yoldan döndürmek istiyor. Ömür Kurt, Kitap Tamircisi Muhsin Dede’yle bizi tanıştırarak hayatımızı, dünyamızı nasıl tamir edebileceğimiz üzerine düşündürüyor.
Kitap Tamircisi’nin eline 1932 tarihli bir kitap geçer. Kitap çok yıpranmıştır; tıpkı dünya gibi, doğa gibi. Kitabın perişan haliyle dünyanın yıpranmış hali metaforik biçimde birbirine bağlıdır. Muhsin Dede kitabı sayfa sayfa tamir etmeye başlar. Tamir ettiği sayfalarda öyküler bulur. Her bulduğu öykü tematik açıdan çevre duyarlığına işaret eder. Modernist anlatma yollarından “metin içinde metin” tekniğini kullanan Ömür Kurt, okurlarına hem başlı başına bir roman okutur hem de onlara yepyeni ve birbirinden bağımsız okunabilecek öyküler sunar. Yazar toplam yedi bölümü olan romanının her bölümünde başka bir öykü anlatır. Bu bölümlerin adları da öykülerin adları da birbiriyle ilişkilidir. Dağlar (Titreyen Ağaç), Akarsular (Sürüklenen Kütük), Ovalar ve Vadiler (Kıkırdayan Çayır), Tepeler ve Düzlükler (Zıplayan Tepe), Göller ve Denizler (Kükreyen Dalga), Madenler ve Mağaralar (Fısıldayan Elmas), Ülkeler ve Şehirler (Kaybolan Şehir). Muhsin Dede, insan eliyle bozulan ve pul pul dağılan doğanın yaralarını sarmaya çalışır.
İnsan hırslarına yenik düşüp talan etmeden önce dünya ne kadar güzeldi! Okuduğumuz destanlardan, dinlediğimiz türkülerden, yosun tutmuş bir taşın çağrışımlarından anlarız bunu. Balıklarla, su bitkileriyle berrak akan ırmaklar, zirvelerindeki metrelerce karı bahar geldiğinde güneşle eritip ovalara akıtan dağlar. Yaşadığımız kentler artık saldırgan, deyim yerindeyse işgalci. Bir fidana, bir avuç kuşa bile yer açmıyor çoğu kez. Kitap Tamircisi Muhsin Dede tamir ettiği kitaptan okuduğu bir öyküden etkilenerek bakın ne söylüyor:
“Şehir kuruldukça dağ, ince hastalığa yakalanmış gibi cansızlaştı, zamanla da yok oldu. Kitabın bu halini dağın kaderine benzetti.”
Yazar romanını bitirirken “Dünyayı da iyileştirebiliriz. Eğer fark edersek…” diyor. Yazarın bu umuduna sıkı sıkı sarılıyorum. Çünkü biliyorum ki insanlık tarihi çağlar geçtikçe her zaman iyiyi ve doğruyu bulmadı. Söz gelimi demokrasi, insan hakları, özgürlükler çağların getirdiği kazanımlardır; gelgelelim savaşlar, ötekileştirmeler de yaşadığımız çağın ürünü. New York City’de sürekli değişen ışıklı reklam panolarının ve gökdelenlerin olduğu Times Square’i düşünün. Artık dünyadaki çoğu şehir böyle; sürekli bir yıkım ve dönüşüm var, onarım ve uzlaşım değil. Bir şey bozulduğunda hemen atıyor, giysilerden çarçabuk sıkılıyor, yürümek yerine araba kullanıyor, kâğıt bardaklarda içtiğimiz kahvelerin çöpleri ile karbon ayak izimizi her geçen gün keyifle artırıyoruz. Tamir etme geleneği neredeyse sona erdi. Şimdilerde yaşadığımız ekonomik zorluklar nedeniyle tamirat işlerinin yaşamı sürdürmede ne kadar kurtarıcı olduğunu anlıyoruz. Öte yandan olası refah günlerine döndüğümüzde-dönebilirsek eski “aşırı tüketim” alışkanlıklarımıza geri döneceğimizden neredeyse eminim diye düşünecekken Ömür Kurt’un yazdıkları aklıma geliyor:
“Dünyayı da iyileştirebiliriz. Eğer fark edersek…”
Kitap Tamircisi’ni çocuklarla beraber hepimiz okuyalım. Hatta okullarda okutalım. Belki dünyanın yaralarını iyileştirmek için yeni yollar buluruz.



